• Paylaş

    KATEGORİ : GÜNCEL

    Eklenme tarihi : 2018-05-02
  • Trump-Pompeo ikilisi Netanyahu için bulunmaz bir nimet

    Fehim Taştekin

     

    ABD Başkanı Donald Trump’ın serseri mayından farksız siyaset tarzı ile İsrail Başbakanı Benyamin ‘Bibi’ Netanyahu’nun savaş nedeni sayılacak tehlikeli maceraları birbirini güdümler hale geldi. Hop oturup hop kalktığımız anlar çoğalıyor. Eğer Trumpgiller, Kim Jong-un’u Güney Kore lideri Moon Jae-in ile masaya oturtan faktörün tamamen “Kuzey Kore’yi imha etme tehdidi” olduğuna kani ise, uluslararası kamuoyu da bunu böyle görme eğilimindeyse, o zaman tehlikeli ikili aynı yoldan İran’a gitme konusunda yeterince cesaret hapı yutmuş olabilirler!

     

    Yeni ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun yemininden iki gün sonra ilk dış gezisini Suudi Arabistan, İsrail ve Ürdün’e yapması tüm önceliğin İran’a verildiğini bir kez daha teyit etti.

     

    29 Nisan’da Tel Aviv’e giden Pompeo’nun, Netanyahu ile görüşmesinden saatler sonra Suriye’de İran bağlantılı güçlerin konuşlandığı Hama kırsalındaki 47. Tugay (büyük ihtimalle sığınak delici füzeler kullanılarak) vuruldu. Hemen öncesinde Suriye’deki güçlerden de sorumlu olan ABD Merkez Kuvvetler Komutanı Joseph Votel’in İsrail’e sıra dışı bir ziyareti oldu: Amerikalı general 23-25 Nisan’da Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot ve Ulusal Güvenlik Kurulu Başkanı Meir Ben-Şabbat ile görüşmeler yaptı.

     

    İsrail normalde ABD’nin Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (EUCOM) ile çalıştığı için CENTCOM’un devreye girmesi ilginç. CENTCOM’un bölgede herhangi bir devletle doğrudan savaşa girmekten kaçınan yaklaşımı dikkate alındığında İsrail’in eylemlerinin ABD ile ne ölçüde koordineli olduğu sorusu da öne çıkıyor. ‘Başdiplomat’ Pompeo bombalamaktan, komutan Votel elleri tetikten çekmekten yana. Amerikan siyasetinde ‘takım elbise’ ile üniformanın klasik çelişkisi.

     

    Yönetimi temsil eden Pompeo’nun temaslarını esas alırsak saldırı belki ABD-İsrail-Suudi Arabistan üçgeninde şekillenen yeni strateji için peşrev niteliği taşıyor olabilir. Ya da saldırı ABD’yi daha saldırgan bir çizgiye çekmek isteyen İsrail’in Washington’dan habersiz değil ama tek taraflı eylemlerinden bir yenisi olabilir.

     

    Koordinasyon olsun ya da olmasın İsrail her halükarda risk çıtasını tırmandırmaktan yana.

     

    Bu saldırının daha büyük bir stratejisinin parçası olduğunu düşündüren başka bir şey daha yaşandı: Netanyahu 47. Tugay’a saldırıdan bir gün sonra İran’ın nükleer silah peşinde koşmaya devam ettiğini ispatlama adına 2003 öncesine ait 55 bin sayfa ve ayrıca 183 CD’de 155 bin dosyadan oluşan bir arşivle sahneye çıktı. BM’deki karikatürlü şovundan bir tık yukarıda ama vasatın altında bir şovdu. Pek etkileyici olamadı.

     

    Hemen ardından Knesset, başbakana, parlamento onayı olmadan sadece savunma bakanına danışarak savaş ilan etme yetkisi verdi. Ancak bununla da kalplere yeterince korku salamadı!

    ***

    İran dosyasını takip eden uzmanlar, Mossad’ın ele geçirdiği arşivin, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) elindeki bilgi ve belgelere yeni bir şey ilave etmediğini söylüyor. UAEK, İran’ın nükleer silah üzerine arayışları ya da bilimsel etütlerinin 2003 öncesine ait olduğunu, bazı çalışmaların 2003 sonrası birbirinden bağımsız devam ettiğini, 2009 itibariyle bu faaliyetlerin de kesildiğini, haliyle uzun müzakerelerden sonra 2015’te 5+1 grubuyla varılan ‘Ortak Geniş Eylem Planı’na (JCPOA) gölge düşürecek bir şeyin olmadığını açıkladı. Ayrıca UAEK Tahran’ın bu anlaşmaya uymaya devam ettiğini de vurguladı. (Bu dosyaların iddia edildiği gibi MOSSAD tarafından bir gecelik operasyonla Tahran’da çalındığı değil UAEK’dan ele geçirilmiş olabileceği de konuşuluyor.) Netanyahu’nun sunumuna Rusya, Çin ve Avrupa Birliği de prim vermedi.

     

    Kendi gizli programını BM’nin denetimine açmayan ve nükleer silaha sahip olup olmadığı konusunda ‘ne inkâr ne teyit’ siyaseti güden İsrail’in, UAEK’nin anlık denetimlerine açık olan İran’ın nükleer programını afişe ediyor olması da ayrı bir garabet.

     

    UAEK’nin verdiği yanıtın elbette Trump’ın nezdinde bir değeri yok. Onun varmak istediği yer belli: Anlaşmayı iptal etmek ya da yenisiyle değiştirmek.

     

    Sunumunu İngilizce yapan Netanyahu’nun tek dinleyicisinin Trump olduğunu söyleyen İsrailli muhalif yorumcular haklı. Netanyahu’nun şovu Trump’a atılmış bir pastan öte bir şey değildi. Pası alan Beyaz Saray desteği yapıştırıverdi: “Bu durum, ABD’nin uzun zamandır bildiği bir gerçeği ortaya koyuyor: İran dinamik ve gizli bir nükleer silah programını sürdürüyor.”

     

    Halbuki 16 istihbarat örgütünü birleştiren Amerikan Ulusal İstihbarat Direktörlüğü, 2007’de “İran, nükleer silah programını 2003 yılında durdurdu” bilgisini Beyaz Saray’a sunmuştu. Belki CIA’i değil Mossad’ı esas almak ABD Başkanı’nın işini geliyor!

     

    Trump, İran’la anlaşmanın iptal edilmesi ya da gözden geçirilmesi konusundaki nihai kararını 12 Mayıs’ta açıklayacak. O vakte kadar uluslararası kamuoyundaki algı biraz daha olgunlaşırsa BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesi ile Almanya’nın İran’la devasa diplomatik mesaisinin ardından elde edilmiş mühim bir anlaşmanın üzerine kezzap dökmek kolaylaşır.

     

    Beri taraftan İsrail 29 Nisan gecesi yaptığı gibi ‘tehdidin ne denli yakın olduğunu’ göstermek için Suriye’de İranlıları vurmaya devam edebilir. Bu tehditkar ambiyans belki Trump’ın İran karşıtı stratejisinin önünü biraz daha açabilir.

    ***

    Bu sürek avı karşısında İran ne yapar ya da ne yapabilir? İsrail’in ‘delil’ şovunun yaratacağı etki, süreçte yer alan diğer aktörlerin sağduyulu tutumu sayesinde sınırlı kalabilir fakat Suriye’deki saldırılar can yakıcı ve büyük bir çatışma için davetkâr.

     

    Bunlar, tüm misilleme tehditlerine rağmen yanıt veremeyen İran’ı acz içinde gösteren hamleler. Amaç İran’ı yanıt vermesi için kışkırtmak. O zaman İsrail, İranlılara atfen gündemde tuttuğu “Yahudi devletini haritadan silme” tehdidini bertaraf etme konusunda kendi cephesini genişletebilecek.

     

    Koşullar İsrail’in elini ne kadar rahatlatıyorsa İran’ınkini o kadar bağlıyor:

     

    Bir kere İran, Suriye’de Şam lehine gelişen süreci tersine döndürecek yeni bir çatışma sayfasından kaçınıyor. İkincisi, Lübnan 6 Mayıs’ta parlamento seçimine gidiyor. İran’ın olası misillemesi Hizbullah eliyle olabilir. Suriye’deki gerilimin Lübnan’a taşınmaması konusunda yeterince uyanık davranan Hizbullah özellikle seçim sürecinde sakin durmak zorunda.

     

    Aynı şekilde Irak’ta da 15 Mayıs’ta kritik bir seçim var. İran oradaki seçimlerin sonucuyla da yakından ilgileniyor ve bu dönemde sükûnete ihtiyacı had safhada.

     

    Bunların yanı sıra Trump 12 Mayıs’ta kritik kararını vermeye hazırlanırken İsrail’e yönelik bir misilleme İran’ı köşeye sıkıştırmak isteyen cephe için bulunmaz bir ödül olur. İsrail’le gerilimi tırmandıran bir İran anlaşmanın sürmesinden yana olan aktörlerin pozisyonunu da sarsabilir.

     

    İşte bu yüzden İsrail, İran’ı hata yapmaya zorlayan kışkırtıcı eylemlerini sürdürüyor. Önce T4 üssü, ardından 47. Tugay… Yarın başka bir saldırı sürpriz olmaz.

    ***

    İran’ı sıkıştırmaya dönük bu taktiklerin devamında ne var? Tek bildiğimiz Suudi Arabistan, İsrail ve ABD’nin aylardır Ortadoğu’yu İran’a dar edecek seçenekler üzerinde çalıştığı. İran’la yüzleşmenin topyekûn bir savaş senaryosunu içerip içermediğini bilmiyoruz.

     

    İsrail, Barack Obama döneminde ABD’yi İran’a saldırtmak için çok uğraştı ama başaramadı. Hatta Netanyahu bu bıktırıcı çabaları yüzünden İsrail dostu liderlerin gözünde bile yalancı durumuna düştü. Hatırlarsanız 2011’de Cannes’daki G20 zirvesi sırasında dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, mikrofonun kapalı olduğunu zannederek, “Netanyahu’yu görmeye dayanamıyorum. Yalancının teki” demişti. Obama da, “Bir de beni düşün, ben her gün onunla muhatap olmak durumundayım” yanıtını vermişti. Trump-Pompeo ikilisi Netanyahu için bulunmaz bir nimet. Yine de Trump’ın kendisini İsrail’in gelmiş geçmiş en sıkı dostu olarak görmesine rağmen İran’la doğrudan bir savaş istediğini söylemek zor. İstediği İran’ı sıkboğaz edecek koşulları oluşturmak. İran’la İran içinde hesaplaşmak kılı kırk yardıran bir olay; kimsenin işi o noktaya taşımak istediğini zannetmiyorum. İsrail’in yapabildiği de İran’la Suriye ve Lübnan’da hesaplaşmak.

     

    Mevcut koşullar dikkate alındığında iki boyutlu bir senaryo dönüyor sanki:

     

    Orijinal planda İran’la anlaşmanın çöpe atılması vardı. Trump, AB’nin tavrından sonra tercihini anlaşmanın tamamen iptali değil revize edilmesi yönünde değiştirdi. Trump nükleer anlaşmadaki 10 yıllık sürenin süresize çevrilmesini, eylem planına balistik füze programının dahil edilmesini ve “İran’ın Ortadoğu’daki yıkıcı faaliyetlere son verilmesi” şartının eklenmesini istiyor. İşte bunları dayatabilmek için de fiili durum yaratmak gerekiyor. Bu iş de korsan eylemlerin ustası İsrail’e düşüyor.

     

    Suriye’de ise Rusya’nın arabulucu ya da garantör olduğu bir denklemde yeni bir saha düzenlemesi hedefleniyor. Bu düzenleme “İran’ın İsrail’i tehdit edebilecek herhangi bir pozisyon elde edememesi” olarak formüle edilebilir.

     

    “Tahran ne yapar” sorusuna dönersek; İran, Suriye’de sıcak cephe sayısı azaldıkça çekilme eğilimine girebilir ya da ‘görünmez’ moduna geçebilir. Hizbullah’ın şimdiden çekilmeye başladığı yönünde iddialar var. Elbette teyide muhtaç.

     

    Nükleer anlaşmada İran’ın yeni bir müzakere sürecine çekilmesi daha zor. Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, değişiklik taleplerine bir cümleyle kapıyı kapattı: “Anlaşma ya olduğu gibi kalır ya da yele verilir.”

     

    Füze programını buna dahil etmek hepten zor. Bunun neden zor olduğunu anlamak için ‘inatçı mollalar’ ve ‘emperyal geçmişin peşinde koşan ülke’ retoriğiyle yetinmeyip İran’ı çepeçevre kuşatan Amerikan üslerinin haritasına bakmak gerekiyor.

     

    gazete duvar