• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2016-06-18
  • Benim tepkim TİKB’nin Mehmet Metiner’lerine, Orhan Miroğlu’larına, Markar Esayan’larına...

    Alınteri: Biraz önce siz de söylediniz, özellikle son yıllarda “Fatih’i anlatma” modası çıktı. Bu arada onun ÖO ekibine seçilişinden bıraktığı son mektubun tahrif edildiğine varana kadar bir dizi spekülasyon ortaya atıldı. Sosyal medyada dolaşan bir duyuruya göre şu günlerde onunla ilgili bir belgesel gösterimi de yapılacakmış. Bunlara ne diyorsunuz?..

     

    H. Selim Açan: Öncelikle şunu söyleyeyim: Bunların hepsinin ortak özelliği, Fatih’i bir sömürü nesnesi haline getirmeleri. Süfli hesaplarla onu metalaştırmaları. Bunların hiçbirinin gerçek amacı Fatih’i anlatmak, örnek alınması gereken niteliklere sahip önder bir komünist olarak onun kavgasını ve temsil ettiği değerleri genç devrimci kuşaklara aktarmak değil.

     

    Sizin de işaret ettiğiniz gibi “Fatih’i anlatma” merakı son yıllarda ortaya çıktı. Neden biliyor musunuz?.. Bunun gerisinde TİKB’nin yaşadığı güç kaybıyla bundan da cesaret alan tasfiyeci çürümüşlüğün pervasızlaşması yatıyor. Aslında bunlar aynı paranın iki yüzü. TİKB’ye sadece güç ve zemin kaybettirmekle kalmayıp korkunç bir değer erozyonu ve prestij kaybına neden olan iç krizlerin temelinde de yine tasfiyeci yozlaşma ve çürüme var çünkü. Bu ikisi arasındaki birbirini besleme ilişkisini hem ideolojik açıdan hem de kişiler arasındaki ilişkilerde de görebilirsiniz.

     

    Şu tabloya bakar mısınız: Fatih’i kaybedeli 30 yıl olmuş. Öte yandan Türkiye’de sosyalist ve devrimci hareket yerlerde sürünüyor, nesnel koşullardaki bütün elverişliliğe karşın tarihinin en etkisiz ve itibarsız dönemini yaşıyor, sınıf ve emekçi kitle hareketinin çözüm bekleyen bir yığın sorunu, aşamadığı bir dizi eşik var. Arayış halindeki kesimlerin önüne çekim gücü yüksek, güncellenmiş somut bir sosyalizm alternatifi koymak başta olmak üzere birbirinden acil ve kapsamlı teorik görevler çözüm bekliyor... Kısacası, günün teorik-siyasal-örgütsel ve pratik devrimci sorumlulukları saymakla bitmez. Hal böyleyken birileri işi-gücü bırakmış 30 yıl-40 yıl öncesine ait çarpıtılmış tarih masalları anlatmayı tek iş edinmişler!!! Devrimci ruhunu ve mantığını tümüyle yitirmemiş bir devrimci için sırf şu tablo bile çok şey anlatır.

     

    Düşünün ki, bir tarafta ölümün eşiğinde kendini zorlayarak kaleme aldığı son mektubunda bile örgütünün önüne devrimci bir perspektif ve hedefler koyma çabası içinde olan önder bir komünist; diğer tarafta onun ismini (sadece Fatih’i de değil, TİKB’nin TİKB olarak yarattığı tüm değerleri) sömürerek 30-40 yıl öncesinden bugüne bir türlü gelemeyen bir tarih talancılığı...

     

    Çelişki bununla da bitmiyor. Fatih’i sömürmeye soyunan bu asalak takımına dikkat edin, istisnasız hepsi, TİKB’nin dışına düşmekle kalmayıp ona düşmanlaşmış, onun felaketini diler hale gelmekle de kalmayıp gelişimini sabote etmek için ellerinden geleni ardlarına koymamış örgüt ve mücadele kaçkınları.

     

    Bu açıdan baktığımızda da, bir tarafta son mektubunda dahi TIKB’liliğiyle gurur duyan, geride kalan yoldaşlarına onu daha da büyütüp partileştirme sorumluluğunu vasiyet eden bir Fatih var; diğer yanda sadece TİKB’yi değil örgütlü devrimci mücadeleyi de çoktan bırakıp düzene kapak atmış, örgütsüzlüğü seçmiş, “siyasetle ilgilenme” görünümü altında en fazla kumda oynayan bir kavga kaçaklığı var ve son yıllarda  “Fatih anlatıcısı” olarak sahneye çıkanlar hep böyleleri... Başlı başına bunun kendisi küfür gibi bir şey! Gerçekten de Fatih’e bundan daha büyük bir hakaret olamaz!..

     

    Duyduğumuza göre bunlar gibi döküntü birileri daha “Fatih’in romanını” yazmaya hazırlanıyormuş. Üstelik bilgi toplamak için gittikleri eski yoldaşlarımız ve dostlarımızdan bazılarına bu girişimden bizim de haberimizin olduğu izlenimi veriyorlarmış.  Yeri gelmişken şunu çok açık söyleyeyim: Öncekileri atladık, olup bittikten sonra haberimiz oldu ya da efendiliğimizden ve kendimize güvenimizden dolayı ses etmedik. Ancak bu ‘hoşgörü’ devri bitti!.. Bundan sonra Fatih’i ya da TİKB’ye ait değerleri ticari ya da “siyasi” amaçlarla sömürmeye yeltenecek olan sonuçlarına da katlanır!.. Benden söylemesi… Bizim başka işimiz kalmadı, Fatih’i sömürerek onun sırtından çıkar peşinde koşan zibidilerin ürettiği yalan ve iftiraları düzeltmeye çalışmakla mı uğraşacağız?..

     

    Alınteri: Peki siz Fatih’i ya da başka yoldaşlarımızı sadece biz anlatırız mı diyorsunuz?.. Mesajınızı  böyle mi anlamalıyız?

     

    H. Selim Açan: Hayır, kendi adıma hiçbir zaman bu görüşte olmadım, hatta tam tersini savundum. Bugün de aynı anlayıştayım. Süreçleri hep birlikte yaşadığımız ve içinde olduğumuz için yoldaşlarımızı ve tarihimizi, kolektif bir seferberlikle, yanlış ya da eksik anımsadıklarımızı düzeltip birbirimizi tamamlayarak bizlerin kaleme almasını tabii ki tercih ederim. Bu aynı zamanda onlara karşı bir borçtur, tarihe karşı sorumluluğumuzdur. Bunun da farkındayım.

     

    Ama bu hiçbir zaman tekelci bir mülkiyet iddiası halini de almamalı!.. Bizim yapmamız gerekenler ve yapabileceklerimizin dışında keşke başkaları da, özellikle de dallarında uzman edebiyatçılar, sanatçılar, sinemacılar bu konulara el atsalar, yoldaşlarımızı, onların neyin kavgasını verdiklerini etkileyici bir tarzda işleyip yansıtan estetik kalitesi de yüksek   romanlar, tiyatro oyunları ve hikayeler yazsalar; besteler, tablolar ve filmler yapsalar... Bunu kim istemez?.. Ancak bir koşulla: Yeter ki dürüst olunsun, nesnel olunsun, gerçeklere saygılı olunsun, işin içine küçük hesaplar girmesin!..

     

    Zaten benim tepkim, bu dürüstlükten ve nesnellikten uzak tüccarca girişimlere. “Fatih’i anlatma” görünümü altında kendilerini “bulunmaz Hint kumaşı” olarak gösterip pazarlamaya çalışanlara. Yıllardır yaşadıkları eziklik ve aşağılık komplekslerini tatmin için uydurdukları yalan ve iftiraları Fatih’in ismini alet ederek kusmayı düşünecek kadar alçalanlara... TİKB’nin Mehmet Metiner’lerine, Orhan Miroğlu’larına, Markar Esayan’larına, Kurtuluş Tayiz’lerine...

     

    Alınteri: Sizi bu denli öfkelendiren yalanlara somut örnek verebilir misiniz?

     

    H. Selim Açan: Hangisinin daha kirli ve düşkünce olduğunun kararını devrimcilerin ve tarihin yargısına bırakacağım iki örnek vereceğim:

     

    Bunlardan birincisi, Sağmalcılar Özel Tip’te yatan o zamanki MK üyeleri olarak Fatih’i oyuna getirip ölüme gönderdiğimiz iftirası; diğeri ise Fatih’in vasiyet niteliğinde aslında 49 sayfalık bir metin bıraktığını ama bizlerin bunu hasıraltı edip sakladığımız iftirası...

     

    Bunların her ikisi de hasta ruhlu ezik tipler tarafından üretilip piyasaya sürülmüş akıl almaz yalanlar. İlkini üretenler, bir zamanlar bu örgütün sekreterliğini yapmış ama 12 Eylül cezaevlerinde başlayan bir sürecin sonunda ‘90’ların başında havlu atmış  Yaşar Ayaşlı adındaki kavga kaçağı ile TİKB’nin 12 Eylül faşizmi karşısındaki mücadelesini kesintiye uğratan ’86 tasfiyeciliğinin sorumlusu Mahmut Gürsel Kuş denilen korkak. Diğeri ise, ’84 OO sırasında Fatih’in ölümünden sonra tedaviyi kabul eden, yıllarca bunun ezikliğiyle yaşadıktan sonra son yıllarda işi arsızlığa vurup “iyi ki ölmemişim...” diye grev kırıcısı olmakla böbürlenecek kadar düşkünleşmiş Bektaş Karakaya adındaki döküntü.

     

    Bunların ortak bir noktası da, örgütle ilişkileri sürerken yedikleri bütün haltları bilmekle kalmayıp örgüt ağalıklarına son verilmesindeki rolünden dolayı Selim Açan’a büyük kin duymaları.

     

    Bu karaktersizlerin ürettikleri iftiraların içyüzüne gelecek olursak, ÖO kararı, nasıl bir hat  izleneceği ve TİKB’yi temsil edecek birinci ve ikinci ekiplerde MK’yı temsil edecek yoldaş dışında kimlerin yer alacağı ben daha Metris tecridindeyken Fatih, Kenan ve Remzi Küçükertan tarafından belirlenmiş. ÖO kararının kesinleştiğini bile ben o tecrit koğuşunda kalan Dev Sol’cu arkadaşlardan öğrendim. Eylem de zaten 11 Nisan günü önce bizim bulunduğumuz Metris tecridinde başladı, ertesi gün Metris’in kadınlar ve erkek koğuşları katıldı, 13 ya da 14 Nisan’da da Sağmalcılar özel tipte başladı.

     

    1 Mayıs günü Sağmalcılar’a sürüldük. Hem ÖO tartışmaları sırasında diğer örgütlerle yapılan yazışmaları hem de İstanbul cezaevlerinde bulunan bütün TİKB dava tutsaklarının ÖO eylemine ilişkin yaklaşımlarını ve gönüllülük mektuplarını o gece iletti yoldaşlar bana. Verdikleri kararların gerekçelerini ve ayrıntılarını da o belgeleri okuyunca öğrendim. Bunların hepsini doğru ve isabetli gördüğümü, dolayısıyla paylaştığımı kendilerine ilettim.

     

    ÖO gibi ilk kez başvurulacak bir eylemin öneminden dolayı ilk ekipte MK’dan da bir yoldaşın yer alması yönünde bir prensip kararı almış yoldaşlar. Bu da bence doğru bir karardı ve benim gittiğim sırada sadece Fatih bu göreve adaydı. Bana iletilen gönüllülük mektupları arasında onun mektubu da vardı. Birkaç yıldır cezaevinde olan yoldaşların hem çok sık AG yapmış olmalarını hem de yetersiz beslendiklerini hatırlatarak, “sizler yıpranmış durumdasınız, ben daha yeni geldim, ayrıca bu eylem ne kadar uzun sürerse idare üzerinde o kadar baskı oluşturur, onun için MK’yı bırakın ben temsil edeyim” diyerek adaylığımı açıkladım. Bu arada Remzi’de aday oldu. Sadece Kenan’dan bu konuda hiç ses çıkmadı.

     

    Bizlerin de aday olması üzerine Fatih kulis faaliyetlerine başladı. Hem genel dolaşıma soktuğu notlarda hem de bana gönderdiği özel notlarda “bırakın bu bayrağı ben taşıyayım” diyerek beni/bizi adaylıktan vazgeçirmek için elinden geleni yaptı. 15 Mayıs günü bizim dava başladı. Mahkeme kalemi bir hata yapmış, cezaevine gönderdiği yazıda Fatih’leri de duruşmaya çağırmış. Bu sayede o gün 8-9 saat birlikte olduk. Bu son görüşmemiz oldu zaten. O bekleme sırasında da  benimle bu konuda özel bir konuşma yaptı ve ısrarla o onurun kendisine bırakılmasını istedi. Bunun üzerine biz adaylıktan vazgeçtik ve Fatih tek kaldı. Son mektubunun daha girişinde bu konuya değinmesinin nedeni de yaşanan bu süreç zaten.

     

    Sözünü ettiğimiz iftirayı üreten alçaklar, “bizim Fatih’i tezgaha getirdiğimizi, MK adına kimin katılacağını belirlemek için yapılan oylamada toplu halde Fatih’e oy vererek onu öne sürdüğümüzü” iddia ediyorlar. Bu nasıl hasta bir ruh ve kirlenmeyse, akıllarına böyle bir senaryo gelebiliyor?!!

     

     

    Gözlerini bize karşı öyle bir kin ve öfke bürümüş, düşkünlük öyle bir boyuta varmış ki, bu ve benzer iftiraları yıllarca rakı masalarında meze yapmaları yetmezmiş gibi Hikmet Çiçek adındaki bir Aydınlıkçı’yla bile paylaşmışlar. 1970’lerin ortasında Doğu Perinçek denilen karanlık tipin müritliğini seçen bu şizofrenik tip de tutmuş bunu Aydınlık denilen paçavrada yazmış. Yaşar Ayaşlı denilen adam bunu daha sonra kişisel resmi tarih kitabına da taşıdı. Akılları sıra bizi tarih önünde “yoldaş katili” konumuna düşürmek istediler.  Böyle ağır bir suçlama karşısında kimin alnı ak, kimlerin alnında hangi suçların karası var bunu ortaya koymak  artık farz olmuştu. Bunu da yaptım... 

     

    Bugün olsun aynı şeyi yine yaparım. Gerçi o günün öfkesiyle dilimin ayarını tutturamadım, bu yeryüzünde gözünün içine bakarak konuşamayacağı tek bir canlı dahi olmayan bir komünist olarak bana yakışmayan bir üslup kullandım. Sadece bu hatayı bir daha yapmam.

     

    Öbür iftiraya gelince, Fatih’le 3 günlük yol arkadaşlığını onun sanki 40 yıllık yoldaşı, adeta gözdesi, veliahtıymış gibi yansıtmak için uydurduğu senaryolara yıllar içinde kendi de ciddi ciddi inanmaya başlayan bu kişi gerçekten hasta. Bugün hala yaşayan ve bizim kurumlarımıza gidip gelen eski bir yoldaşımızın “sırf bize kahrından dolayı gerillaya katılıp şehit düştüğünü” iddia edebilecek kadar hayal aleminde gezen bu eziğin tarih anlatımını ve iddialarını ciddiye almak bile abes. Bu yüzden, bunun yazdığı (gerçi o kitapları onun yazdığından da şüpheliyim ayrıca, onda o çap yok çünkü) iki ciltlik kitabı okumadım. Okuyan yoldaşlar ya da taraftarlarımızın anlattıklarından gördüm ki, resmen uydurduğu senaryolar dışında bir vesileyle benden duyduğu şeyleri bile yaşamış gibi anlatmış.

     

    İmzasını taşıyan kitabın ikinci cildinde ileri sürüyormuş galiba bu iddiayı. Güya, “Fatih ölmeden önce örgütün gidişinden kaygılıymış, grupçuluğun hortladığını düşünüyormuş,  bu konudaki gözlem ve eleştirilerini yazılı hale getirerek MK’ya iletmiş ama cezaevindeki MK üyeleri 49 sayfalık bu mektubu saklamışlar, hatta Fatih’in son mektubunun da birçok yerini kırpmışlar, ama Fatih bu görüşlerini ve MK’nın üyeleri hakkındaki yargılarını isim isim hastanede kendisiyle paylaşmış”...

     

    İnsan bu kuyruklu yalanı neresinden tutup neresini düzelteceğini hakikaten şaşırıyor!..

     

    Birincisi, Fatih’in yazıyla arası pek yoktu. Bu onun en zayıf yönlerinden biriydi. Dolayısıyla onun örgüt yaşamı boyunca kaleme aldığı yazıları toplasan 49 sayfa etmez, nerde kaldı o koşullarda bir oturuşta 49 sayfalık bir metin kaleme alsın?.. Son mektubunu bile nasıl zorlanarak yazdığı ortada zaten.

     

    İkincisi, grupçuluğun bizim için hala bir tehdit olduğuna işaret edip buna yönelik tedbirler öneren bir metni bizler kimden niye saklayalım? En azından kendi adıma, İMT’den sonra da bizim bu illetten henüz bütünüyle arınamadığımız görüşündeydim. Bunu da her fırsatta dile getiriyordum. Örneğin 1980 Nisan’ında yapılan 1. Konferans öncesi  yaptığımız bir konuşmada, “küçük grup zihniyeti ve alışkanlıklarından hala kurtulamadığımızı, fakat bu örgütün ikinci bir Aktan’ı artık kaldıramayacağını, potansiyel olarak içimizde buna en yakın olanın da kendisi olduğunu” Yaşar Ayaşlı’nın yüzüne de söylemiştim. Tehlikenin tek kaynağı o değildi elbette. Kısacası, grupçuluğun hortlaması tehlikesi daha önce yapılmamış, sadece aramızda değil MK dışındaki yoldaşlarla da çeşitli örgüt platformlarında konuşulup paylaşılmayan bir tespit değildi ki birileri bunu saklama ihtiyacı duysun.

     

    Üçüncüsü, Fatih her şeyden önce bir örgüt adamıydı. O zamanlar sahip olduğumuz -ve hala büyük ölçüde koruduğumuz- örgüt anlayışı ve kültürü nedeniyle aklından her geçeni  önüne gelenle konuşacak bir gevşekliği asla göstermezdi. Hele “ben de ölecek olursam bu muhtemelen eylemi bırakır” kuşkusunu duyduğu biriyle hiç mi hiç yapmazdı bunu...

     

    Alınteri: Nasıl yani?.. Kimin için bu kuşkuyu duyuyordu Fatih?

     

    H. Selim Açan: Bektaş Karakaya hakkında. ÖO direnişçileri Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne kaldırıldıktan sonra onlarla tek haberleşme kanalımız Dev-Sol davası tutsaklarından Aslan Tayfun Özkök’tü. O dönem İstanbul cezaevlerinde yatan hemen her devrimcinin saygı ve sevgi duyduğu bir devrimciydi Aslan. Tutsak düştüğü operasyonda kolundan yaralanmıştı ve düzenli olarak hastaneye gidip geliyordu. Aslan’ın ÖO direnişçileriyle cezaevi arasında bağlantı kanalı olduğunu aslında devlet de biliyordu ve buna bilinçli olarak göz yumuyordu. Nitekim Dev-Sol’un eylemi kendi başına bitirme kararını da cezaevindeki Dev-Sol sorumlularına Aslan getirdi.

     

    Aslan bir seferinde de bize Fatih’ten bir not getirdi. Yarım selpak sayfasına kargacık burgacık harflerle yazılmış kısa bir nottu bu. Notta iki şey yazıyordu Fatih. Birincisi, Dev-Sol’cu arkadaşlarla komün ortaklığına son verdiğini söylüyordu. Bu aslında bizlere hem şaşırtıcı geldi hem de pek gelmedi. Sonuçta kantinden su ve sigara alışverişiyle sınırlı bir ortaklıktı bu, üstelik birlikte ölüme gidilirken bu sınırlı ilişkiye son verme yönüyle şaşırtıcıydı. Fakat kendi kimi gözlemlerimiz dışında sonraki yıllarda hemşirelerden ve terhis olan askerlerden öğrendiklerimiz ışığında düşündüğümüzde Fatih’in bu tutumu neden aldığı üç aşağı-beş yukarı kafamızda  canlandı.

     

    Fatih ikinci olarak, hastanedeki genel durum ve ruh hali üzerine yazmıştı. Aysel’e müdahale edildiğinde bilincinin kesinlikle yerinde olmadığını bilmemizi istiyordu. Bektaş’a ilişkin olarak ise, “Aysel’e müdahale bunu ürküttü. Yanındaki yatakta yatan Mürsel’in de bırakması ikinci bir darbe oldu. Bana da birşey olursa korkarım eylemi sürdürmez, bırakır. Bunun önünü alabilmek için sürekli konuşup moral vermeye çalışıyorum ama...” diyordu. Fatih bu öngörüsünde de haklı çıktı.

     

    Alinteri: Dev-Sol’un bu kişi hakkında eylemi bıraktığı iddialarına bunun “tamamlanmamış bir soruşturma konusu” olduğu yanıtını veriyorsunuz. Bu neyi anlatıyor, nasıl bir süreç işledi bu konuda?

     

    H. Selim Açan: Bu kişinin tedavi görenler koğuşuna alındığını biz ilk olarak Dev-Sol’cu arkadaşlardan duyduk. Eylemi bitirecekleri kararını bize ilettikleri zaman bunu da yazmışlardı. Hatta bizim bu karara itirazımıza yanıt verirken, “Sizin birinci ekipten kimse kalmadı. İkinci ekiptekilerin yaptırım gücü kazanmaları ise günler sonra mümkün. Fakat Dayı (Dursun Karataş) başta olmak üzere bizim yoldaşlarımız ölmek üzereler. O zaman müsaade edin de yoldaşlarımızın hayatı üzerine biz karar verelim” şeklinde bir yanıtla karşılaştık.

     

    Bektaş Karakaya hastaneden dönünce hakkında duyduklarımızı da belirterek bize bir açıklama yapmasını istedik. O zamanlar o M Blok’ta kalıyordu. Bizlerin bulunduğu H ve G bloklar arasındaki kadar kolay ve hızlı haberleşme olmuyordu o blokla. Gönderdiği ilk yanıtta, işi ağız kalabalığına vuruyor, Dev-Solcuların hakkında çıkardığı dedikodulardan yakınıyor ve onların hastanedeki tutumlarına dair ağzına geleni söylüyordu. Bizim asıl sorumuzu oluşturan, müdahale edildiğinde bilinci yerinde olmasa dahi kendine geldiğinde neden serumu çıkarıp atmadığı sorusuna ise, “Ben zaferi kazandığımızı düşünüyordum. Hatta cezaevinden eylemin bittiği haberini getiren Dev-Sol temsilcisi Bedri Yağan’ın boynuna ‘Kazandık değil mi…’ diye sarıldım’ şeklinde bir yanıt verdi. Bunun üzerine ikinci bir not göndererek sorularımızı madde madde sorduk. Yanıtını istediğimiz sorulardan biri de şuydu: Eylem başlarken aldığımız ve bütün yoldaşlara iletilen bir karara göre TİKB olarak bizim adımıza Kenan Güngör dışında kim gelirse gelsin -buna avukatlarımız da dahildi- eylemin bittiği yönünde haberlere itibar edilmeyecekti. Dolayısıyla, onun Bedri’ye inandığını ya da kazandık yanılsaması içinde olduğu şeklindeki açıklaması ikna edici bir açıklama değildi.

     

    Bu arada cezaevine peyderpey dönen Dev-Sol’dan ÖO direnişçileriyle sohbetlerimiz sırasında da midemizi bulandıran kimi detaylar öğrendik. Örneğin bunlardan sözüne güvenilir bir dostumuz olan Şaban Şen, “Aysel’in bilinci yerinde olduğu sürece aslanlar gibi direndiğini ve kimsenin ona en ufak bir söz söyleyemeyeceğini” vurguladıktan sonra, “Ama Bektaş için aynı kesinlikte konuşamam…” demişti. Onun verdiği bir ayrıntı ise dikkatimizi çekti: Müdahale etmek üzere bunu almaya geldiklerinde sedyeye bindirilirken yattığı karyolanın ayak ucundaki havlusunu da yanına almış. Bilincini kaybeden bir insanın yapacağı bir iş değildi bu.

     

    Fatih’in notunu da bildiğimiz için durum aslında üçümüzün kafasında da az çok netleşti. Ancak devrimci adalet ve tüzüksel işlerliğimiz gereği bu insanın sorularımıza yanıtlarını ve savunmasını almadan kesin bir hüküm veremezdik. Ne var ki, bizim ikinci notumuza yanıt veremeden bunların Adana’ya sevki çıktı. Sevk sırasında Remzi yolda bunu epey sıkıştırmış. Daha sonra Adana’dan üstü kapalı bir biçimde gönderdiği haberde bunun eylemi bıraktığını söylüyordu. Açıklamalarımızda sözünü ettiğimiz ‘tamamlanmamış soruşturma süreci’ genel hatlarıyla bu süreçtir. 

     

    Alınteri: Peki sizler Fatih'in son mektubundan herhangi bir şey çıkardınız mı?..

     

    H. Selim Açan:  Sadece iki yerde sanırım toplam 3-5 cümleyi kamuoyuna yayınlamadık. Ama oralara da orijinal metinden bir şeylerin çıkarıldığını belirtmek amacıyla dünyanın her yerinde yazı dilinde bunu belirten evrensel bir işaret olarak (...) işaretini koyduk. Çıkardığımız cümlelerin içeriklerini anlattığım zaman bunu niye yaptığımız da sanırım anlaşılır.

     

    Çıkardığımız ilk bölüm, Fatih’in son mektubunda, “Yoldaşlar, örgüt olmasını bilince neler yapabileceğimizi hayat bize gösterdi...” cümlesiyle başlayan paragrafın sonundaydı. Hala tam olarak kurtulamadığımız çevre anlayışı ve grupçu alışkanlıkların önümüzdeki özeleştiri sürecinin ana halkalarından biri olmalı dedikten sonra, Yaşar Ayaşlı’nın sekreterliğinin alınmasına atıfta bulunarak ‘bunun temelinde de  o eski grup kafası ve alışkanlıklarının yattığını ve Yaşar’ın bunun üzerinde düşünmesi gerektiğini’ söylüyordu. O cümleleri çıkardık, çünkü o haliyle yayınlayacak olsaydık, özellikle dışımızdaki çevreler bu kez bu cezaya neden gerek duyulduğunu merak edeceklerdi ve bu merak, Fatih’in direnişinin de, o son mektubunda vermeye çalıştığı devrimci mesajların da belki önüne geçecek, onları gölgeleyecekti.

     

    İkinci çıkarmayı ise sona doğru, bizlere veda ettiği paragrafta yaptık. Yalnız ilkinden farklı olarak orada hem (...) işaretini kullandık hem de ek bir parantez açarak “hapishane yaşantısından söz ederek” ifadesiyle konuyu belirttik. Fatih orada da Sultanahmet cezaevinde özellikle Kenan’la ve Remzi’yle yaşadığı sorun ve uyuşmazlıklara atıfta bulunuyordu. Çünkü Sultanahmet’te istenilen düzeyde üretken yoldaşça bir ilişki kurulamamıştı aralarında. Dikkat ederseniz Apo’nun, Haydar’ın, Hasan’ın Sultanahmet’te çekilmiş son fotoğrafları vardır ama bizden kimsenin, bu arada tabii Fatih’in de fotoğrafı yoktur. Neden? Çünkü fotoğrafçının geldiği gün Kenan her zamanki nemrutluğu ve keskinliğiyle ortamı germiş, Fatih de ona tepkisinden dolayı fotoğraf çektirmeyi reddetmiştir. O bölümde de o kesite dair bazı kırgınlıklarını dile getirmiş ve dikkat edilirse her zamanki Fatihliğiyle sözü yine de “...sizlerden kaynağını alan hiçbir olumsuz iz yoktur bende” diye yumuşatarak bağlamıştır. Bu bölümü de yine gereksiz ve yararsız spekülasyonlara meydan vermemek düşüncesiyle çıkardık.

     

    Alınteri: Bu noktada şunu soracağım: Bu yapılan doğru mu? Yani Fatih’in kaleme aldığı ve bir ‘vasiyetname’ özelliği taşıyan mektuptan hangi nedenle olursa olsun kimi cümlelerin çıkarılması doğru mu?

     

    H. Selim Açan: Bugünden geriye doğru baktığım zaman bu yaptığımızı kuşkusuz savunamam. Sadece Fatih’in son mektubunun orijinalitesini bozmayla sınırlı da söylemiyorum bunu.  Örgüt kadrolarının yakalanmalarına, örgütün darbe yemesine neden olabilecek sırlar dışında hiçbir şey kadrolardan ve kitlelerden saklanmamalı. Çünkü bunun sonu yok. 

     

    Üstelik bu tümüyle kişilerin ya da yönetici dar bir çekirdeğin tümüyle subjektif yorum ve kararlarına bağlı bir uygulama. Dolayısıyla keyfiliğe çok açık. Ama ne yazık ki, sadece TİKB’nin, hatta sadece Türkiye devrimci hareketinin tarihinde görülen bir uygulama değil bu. Dünya komünist hareketinin tarihinde de en başta da Alman sosyal demokrasisi ya da Bolşevik Parti’nin tarihinde bu tür örnekler çok fazla. Bunlar resmen ‘tarihle oynamak’.

     

    Diğer taraftan parti kadrolarını, sınıfı ve emekçi kitleleri, yönlendirilmesi gereken nesneler konumuna düşüren çarpık bir anlayışı barındırıyor içinde. Kadrolar çocuk mu ya da onların mantıkları ve muhakeme yetileri yok mu ki neyi nasıl düşüneceklerini, sınırların nereden geçtiğini onlara yukardan yönetici organlar dikte etsinler. Bu nedenle partinin ve kadroların güvenliği ya da henüz tamamlanmamış süreçlerin gelişimini sabote etmekle sonuçlanacak çok istisnai durumlar dışında bu tür sansür uygulamalarından kesinlikle uzak durmak, akıldan dahi geçirmemek gerekir.

     

    Alınteri: Fatih’in ölümünü nasıl öğrendiniz?

     

    H. Selim Açan: Sağmalcılar Cezaevi’nin o zamanki İKK (İstihbarat Karşı Koyma) subayı, ama aslında cezaevinin gerçek yöneticisi yüzbaşı Apo gelip söylemiş. Yüzbaşı, Fatih’i ve bizimkileri Sultanahmet’ten tanıyan bir subaydı. Metris’in işkencecilerinden farklı olarak nev-i şahsına münhasır ilginç bir tipti. “Haydar ve Fatih’i de kaybetmişiz bu sabah…” diye vermiş haberi ve üzgün olduğu her halinden belli oluyormuş.

     

    Böyle bir sonuca kendimizi ne kadar hazırlamış olursak olalım, yoldaş ölümlerine kendini hazırlamak mümkün olmuyor. Bu acıyı Fatih’in kaybından önce de sonra da çok yaşadım şahsen. Ve herbiri de bir parçamı aldı götürdü. Fatih’in vasiyeti vardı: “Eğer ölürsem arkamdan yaz helvası dağıtın” diye yazmıştı. Yüzbaşı Apo’yla konuştuk, onun dileğini ilettik. O sıra cezaevlerine dışardan kesinlikle yiyecek alınmadığı halde kantin üzerinden helvayı getirtip bütün cezaevine dağıttırdık.

     

    Alınteri: Söyleşiyi isterseniz şu soruyla bağlayalım: Fatih neleri severdi?

    H. Selim Açan: Fatih hayattan zevk almasını bilen biriydi. Çünkü hayat doluydu. Parasızlık başta olmak üzere bir dizi yoklukla boğuşan, öte yandan komünist devrimcilik anlayışımız gereği ortalama bir işçi yaşamının üstünde bir yaşamı “kabul edilemez bir lüks” olarak gören bir bilince sahiptik. Bu anlayıştaki bir komünistin keyfi ne olur ki… 

     

    Karaköy’den üç kuruşa aldığımız hamsi de Fatih’i mutlu etmeye yeterdi, yoldaşlarını sevindirecek bir şey yapmak da… Adana’ya gitmeden önce Ankara’da Köy YSE İş 4 ve 5. Şube binasını mesken tuttuğumuz zamanlarda bir yerlerden para bulup Necatibey Caddesi’nde yeni açılmış Hacıbaba baklavacısında 175 kuruşa kendimize bir porsiyon baklava ısmarlamak büyük lükstü mesela… 5 dilimden oluşan o tek porsiyonu paylaşırken 5. dilimi kimin yiyeceği her zaman ‘tartışma’ konusu olurdu. O hep bizlerin yemesi için ısrar ederdi…

     

    Mesela Eyüp Sabri Tuncer’in limon kolonyası favorisiydi. Ölüm Orucu sırasında hastanedeyken avukatlarımızdan o kolonyayı istemiş… Muhabbeti çok severdi, özellikle Osman’ın damarına basıp ona küçük tuzaklar kurmaktan müthiş keyif alırdı… 

     

    Kısaca Fatih duygulardan arınmış bir otomat değil, her şeyiyle bir insandı… Yüzüne baktığınız zaman sanki kırk yıldır tanışıyormuşsunuz gibi elinizi omuzuna atma isteği uyandıran, soğukta sarındığınız bir battaniye gibi içinizi ısıtan bir insan… Genç yoldaşlar Fatih’in önce bu yönünü kendilerine örnek alsınlar; arkası nasıl olsa bir biçimde gelir…