• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2016-06-17
  • Fatih’i fetişleştirmeye kalkmak ona saygısızlık ve hakarettir

    Alınteri: Bizler Mehmet Fatih Öktülmüş'ü onunla ilgili yazılanlardan temel çizgileriyle tanıyoruz. Fakat siz onunla uzun yıllar yoldaşlık ettiniz. Fatih'i anlatmanızı istesek neler söylersiniz? Örneğin onunla ne zaman, nasıl tanıştınız?

     

    H. Selim Açan: Fatih'le ilk kez 1972 Nisan'ında İzmir Şirinyer Askeri Cezaevi'nde karşılaştık. Aslında sadece ben değil, grubun lideri ve Fatih'in o dönemdeki grup yapımızla ilişkisini kuran Ciğerim (Erhan Erel) dışındaki diğer üyeleri de onu ve Osman'ı o cezaevinde tanıdılar. Çünkü onların grup yapımızla öncesinde kurulmuş bir ilişkileri yoktu. 12 Mart faşizmi koşullarında gerçekleştirilen 4 milyonluk İzmir-Denizli Ziraat Bankası kurye aracının soyulması eyleminin hazırlık sürecinde örgütlenmişti ikisi de. Osman'ın doktor olan ablası üzerinden bir ilişki kurulmuş her ikisiyle de. İsimlerini bile çoğumuz 1971 Temmuz'unda gerçekleştirilen o eylemden bir ay sonra yenilen ilk büyük operasyonda ele geçmeleri üzerine basından öğrendik. 

     

    Fatih'i ilk görüşümde de Ölüm Orucu direnişinin 30'lu günlerinde (15 Mayıs 1984 günü) Selimiye'ye mahkemeye götürüldüğümüz zaman son görüşümde de beni en etkileyen yönü her zaman içtenliği olmuştur. Fatih bir su damlası gibidir. Ne düşündüğünü, nasıl bir ruh hali içinde olduğunu, o anda aklından neler geçtiğini yüzüne, özellikle de gözlerine baktığınızda anlarsınız. Davasına inanmış, kendisiyle barışık, ne yaptığının ve neden yaptığının bilincinde olan, hesapsız kitapsız insanlara özgü bir samimiyettir bu... Gerçi örneğin Osman'da ya da o kuşak ve arkasından gelen ikinci kuşaktan başka yoldaşlarda da vardır bu özellikler, ama Fatih'ten farklı olarak Osman ya da diyelim ki İsmail Cüneyt'in yüzünden her şeyi okuyamazsınız. Gerçi başka bazılarında gördüğümüz insana güven vermeyen içten pazarlıklı sinsilikten farklıdır onların ketumlukları da… Ancak Fatih'in farkı, düşündüklerini ve hissettiklerini ayna gibi yansıtmasıdır.

     

    Fatih denildiğinde altının kalınca çizilmesi gereken ikinci temel özellik 'bütünlük'tür. Osman gibi Fatih de, Marksist Leninist içerikte devrimci bir bütünlük örneğidir. Nesnel koşulların çekim gücüne kapılarak devrimcileşmiş ya da devrimciliği sadece bazı özelliklere sahip olmaktan ibaret gören parça devrimcilerden farklı olarak Fatih, her konuda inandığı değerlerin ve davasının adamıdır. Onun yaşamında şizofrenik bir bölünme göremezsiniz. Yani, lafa geldiği zaman ya da bazı konularda çok keskin görünen, hatta ortalamanın da üstünde bir gelişmeye sahipken başka bazı konularda proletaryanın devrimci dünya görüşü ve değerleriyle taban tabana zıt tutumlarla karşılaşmazsınız. 

     

    Yalnız bu söylediğim, onun her konuda çok mükemmel ve erişilmez biri olduğu şeklinde anlaşılmamalı. Zaten Fatih'i anma ya da yüceltme adına bu tarzda fetişleştirmeye yönelmek, Marksizme aykırı olmanın ötesinde Fatih'e yapılmış en büyük saygısızlıklardan biridir. Son mektubunda dahi “Arkamızdan bizi çok övüp toprağın altında yüzümüzü kızartmayın” diyecek kadar mütevazı bir komünistin bu tür cilalara ihtiyacı yoktur. Benim sözünü ettiğim devrimci bütünlük, yaşamın her anı ve alanında savunduğu komünist değerlerle örtüşen bir duruş ve kişilik sahibi olmaktır. Bu bütünlük içerisinde elbette Fatih'in de diğer yönlerine göre daha gelişkin yön ve özellikleri olduğu kadar önder bir komünist olarak o bütünlüğün zayıf halkalarını oluşturan eksik ve yetersiz yönleri de vardır. Bu da çok doğal ve insani bir durumdur.

     

    Alınteri: Burada araya girerek şöyle bir soru sorsam: Fatih'in en gelişkin ve en zayıf yönleri sizce nelerdir?

    H. Selim Açan: En gelişkin yönlerinin başına, kitle örgütçülüğündeki ustalığını yazarım herhalde. Fatih gerçekten müthiş bir kitle örgütçüsüydü. Onun hayatını okuyanlar bilirler; proletarya sosyalizmini benimseyen ve işçi sınıfı içinde çalışmayı esas alan dünya görüşümüzden dolayı 1975 yılında gönderildiği Adana'da, tek bir ilişkimiz dahi yokken kısa süre içinde ağaç işkolunda çalışan işçilerden tekstile, demiryolu işçilerinden memurlara kadar çok değişik kesimler içerisinde bir örgüt yaratmıştır. Sınıf içinde çalışmaya öncelik ve ağırlık vermekle birlikte öğrenci gençlik içinde ve semtlerde de geniş bir taraftar ağı yaratabilecek kadar becerikli ve çok yönlü bir kitle örgütlenmesi ortaya çıkarmıştır. Adana uzun yıllar “TİKB'nin kalesi” olarak tanınmışsa şayet, bu kaleyi inşa eden Fatih'tir.

     

    Alınteri: Peki işkencede direniş...

    H. Selim Açan: Bakın, o aslında bir sonuçtur. Fatih devrimci kamuoyunda en başta bu özelliğiyle tanınır. Bu, gerçekten de fazlasıyla hakedilmiş bir ündür. Çünkü 12 Mart dönemindeki ilk yakalanışından itibaren 1975, 1978 ve en son 1981 yılındaki her yakalanışında herbiri birbirinden daha etkileyici direniş destanları yazmış, bir bakıma hepimizin önüne bir çıta koymuştur. Öyle ki, “Adressiz Sorgular”ın yayınlanmasından önceki yıllarda tutsak düştükleri zaman direnen yoldaşlarımızın çoğunu polis, “Bu da Fatih'in öğrencisi...” şeklinde tanımlamıştır.

     

    Ancak tüm bu gerçekliğe rağmen Fatih ne salt işkencede devrimci direnişten ibarettir ne de Fatih'i Fatih yapan özellik işkencede direnişidir. En başta yukarda işaret ettiğim özümsenmiş komünist bir bütünlük ilişkisinin devamı olarak o, Fatih'in devrim ve sosyalizm kavgasıyla kurduğu derinlemesine ilişkinin doğal bir sonucu, tamamlayıcı bir halkasıdır. 

     

    Tabii ki diğer her konuda olduğu gibi bu konuda da işin içinde bilinç öğesi de vardır. Bu zaten TİKB'nin, işkencede direnişi genelleşmiş bir örgüt tavrı düzlemine yükseltebilmesinin zeminini oluşturan sistematik eğitimin kazandırdığı bir bilinçtir.

     

    Fatih'in insan yönü, Fatih'in asker yönü, Fatih'in önder yönü, Fatih’le yoldaşlık, ilgi alanları, sevdiği ve sevmediği şeyler… üzerine daha çok şey anlatabilirim. Ama onu tanıdığını zannedenlerin bilmedikleri ya da yüzeyselliklerinden dolayı göremedikleri bir yönü de ondaki sınıf kininin güçlülüğü ve derinliğidir. 

     

    Örgütle ilişkili oldukları dönemde yolları bir biçimde Fatih'le kesişmiş, Yaşar Ayaşlı dışında kalan hemen hepsi aslında Fatih'e teğet geçmiş birtakım “Fatih anlatıcıları” türedi son yıllarda. Yaşar da dahil bunların hepsi aslında Fatih'i değil kendilerini anlatmanın, kendilerini parlatıp pazarlamanın peşindeler. Fatih, sadece bir bahane, bir dekor bu “Fatih sömürücüleri”nin elinde... 

     

    Üstelik anlattıkları Fatih'in birçok yönden Fatih'le ilgisi yok. Bilinçli olarak söyledikleri yalan ve iftiralar dışında Fatih'e dair gerçekleri bile sorumsuzca eğip büküyorlar. Mesela Fatih’e “Vietnam kasabı” olarak bilinen ABD elçisi Commer’in arabasını yaktırıyorlar, Denizli Ziraat bankası eylemini planlayanlar arasına sokuyorlar, 1978’de Cerrahpaşa Hastahanesi’nden kaçırılışını allayıp pullayacağız derken gerçeklikten koparıp macera filmi kurgusuna çeviriyorlar... Tabii bu tahrifatların yanlarında “masum” kalacağı çok daha alçakça yalan ve iftiralar var, bunlara ayrıca değineceğim. 

     

    Böylelerine inanacak olsak mesela “pamuk helva” kıvamında bir Fatih (ya da Sezai) imajı canlanır kafalarda. Halbuki Fatih ya da Sezai'yle ilgisi yok bu çizilen “yumuşak” tiplerin. Her ikisinin de, özellikle de örgüte düşmanlık edenler ve dönekler söz konusu olduğu zaman dipten doruğa nasıl bir kin ve öfke kesildiklerini bilmesek biz bile inanacağız bu masallara...

     

     

    Bütün varlıklarını proletaryanın ve insanlığın kurtuluşu davasına adamış komünistler olarak bu yoldaşlar için en üstün değer, örgütlü mücadele içinde olmaktı.  Bu konuda verebileceğim sayısız örnek de bir yana, açın bakın Fatih'in son mektubuna, yazdıklarının özünü, ruhunu TİKB'liliğin, TİKB'ye bağlılığın, örgütün geleceğine, devrimin ve sosyalizmin zaferine duyulan inancın oluşturduğunu görürsünüz. Buna bağlı olarak, bu yoldaşlarla bir parça iç içe yaşamış olan herkes bilir ki, bu değerlerle çelişen her tutum onların gözünde ağır ve affedilmez suçtur. En yakınları dahi olsa kavgadan kaçan, örgütten kaçan, sosyalizme ve örgüte düşmanlık yapan kimseye en küçük bir hoşgörü dahi gösterdikleri görülmemiştir. 

     

    Bu aslında sınıf bilinçli proletaryaya özgü bir tutum, özümsenmiş bir sınıf kininin ifadesinden başka bir şey değildir. Marksizmin bütün önderlerinde de görürsünüz bu kin ve öfkeyi. Özellikle de onların parti ve devrim düşmanlarıyla yürüttükleri polemiklerde. Dolayısıyla, bu kinden uzak ya da arındırılmış bir Fatih, bizim tanıdığımız ve bildiğimiz Fatih değildir!

     

    [Sürecek]