• Paylaş

    KATEGORİ : Yok

    Eklenme tarihi : 2016-06-16
  • H. Selim Açan'la '84 Ölüm Orucu'nu ve Fatih'i konuştuk

    Alınteri: '84 Ölüm Orucu direnişinde yer almakla kalmayıp o sürecin arka plan bilgisine de sahip olduğunuzu biliyoruz. O karar nasıl alındı? Ölüm Orucu gibi bir eylem biçimine başvurmayı zorunlu hale getiren etkenler nelerdi? Süreç nasıl yaşandı?... Sizden bunları öğrenmek istiyoruz. 

     

    Şuradan başlayalım isterseniz: '84 Ölüm Orucu'nu tarihsel bakımdan nereye oturtmak gerekir?.. Sizce o nasıl bir anlam ve öneme sahiptir?..

     

    H. Selim Açan: Tarihte yaşanmış bir olayı, gerçekleşmiş bir eylemi değerlendirirken onu kendisiyle sınırlı,  'kendinde bir şey' olarak ele almak sadece yanlış olmaz aynı zamanda yanıltıcı olur. Bu nedenle her tarihsel olay ve eylemi, kendisini doğuran nedenler yanında çevreleyen koşullarla birlikte ele almak ve doğurduğu sonuçları da bu değerlendirmeye katmak gerekir.

     

    Bu yaklaşımla ele aldığımız taktirde, '84 Ölüm Orucu'nu en kısa tanımla, “İstanbul cezaevlerinin Mamak'laşmasının önünü alan devrimci bir barikat” olarak tanımlayabiliriz. Fakat onu etkisi ve sonuçları sadece İstanbul cezaevleriyle sınırlı bir eylem olarak değerlendirmek eksik kalır. Öne çıkan özgün işlevi bu olmakla birlikte, o aynı zamanda 12 Eylül faşizmine karşı ses getiren güçlü bir direniştir.

     

    O direnişte ölümsüzleşen yoldaşlarımızı anarken kullandığımız bir tanım vardır: Karanlığı yaran gün ışıkları…Bu tanım, '84 Ölüm Orucu direnişinin 12 Eylül faşizminin karanlığını yarmaktaki rolünü anlatır. Çünkü o, koşullar ne kadar ağır, güç dengeleri ne kadar aleyhimize olursa olsun faşizme karşı direnmek ve dövüşmek gerektiği mesajını taşır.

     

    Gerçi 12 Eylül faşizmine karşı direniş ne İstanbul cezaevlerinde başlamıştır ne de İstanbul cezaevlerinde direniş '84'le başlamıştır. Cezaevlerine ve '84'e gelene kadar, daha dolaysız bir tanımla, 12 Eylül sabahından itibaren 12 Eylül faşist cuntasına karşı direnenler ve dövüşenler olmuştur. Genellikle işkencede devrimci direnişi genelleşmiş örgütsel bir tutum düzlemine yükseltmesiyle tanınan TİKB'li komünistler, cuntaya karşı sadece işkence tezgahlarında, cezaevlerinde ve mahkemelerde değil, ondan önce dışarda da 1985 yılına kadar süren kesintisiz bir mücadele ve direniş sergilemişlerdir.

     

    Zaten sınıf mücadelesinin doğası böyle bir bütünlük gerektirir. Yani, faşizme ve burjuvaziye karşı mücadele, hayatın sadece belli anları ve kesitleriyle, sınıf kavgasının sadece belli cepheleriyle sınırlı bir kavga değildir. Dışarda ve içerde, cezaevlerinde olduğu kadar işkence tezgahlarında ve mahkemelerde de birbirini tamamlayıp güçlendiren bütünsel bir devrimci duruş sahibi olmak gerekir. Bu bütünlük ilişkisinin üzerinde neden bu kadar durduğum, konuşmamızın akışı içinde anlaşılacaktır.

     

    Sorunuza yanıtımın başında, '84 Ölüm Orucu direnişinin tarihsel rolünü, “İstanbul cezaevlerinin Mamak'laşmasının önüne geçmek” olarak tanımlamıştım. Bu noktada, özellikle o günleri yaşamamış genç devrimciler bununla neyin kastedildiğini soracaklardır. Mamak, Amed (Diyarbakır) ve İstanbul cezaevleri... Bunlar birer mekan adı olmayıp 12 Eylül faşizmi karşısında üç farklı duruşun simgeleridir.

     

    Bunlardan, Kürt kimliğinden dolayı daha özel ve yoğunlaşmış bir faşist azgınlığın hedefi olan Amed, başlangıçta bu saldırıları göğüsleyememekle birlikte çok daha ağır bedeller ödeme pahasına da olsa sonrasında ayağa kalkışı anlatır. Ve bu silkinme, Kürt ulusal uyanışı ve '84 atılımına da güç ve ivme kazandıran devrimci bir esin kaynağı işlevini görmüştür.

     

    '84 Ölüm Orucu'nun ördüğü barikat sayesinde 12 Eylül faşizmine karşı devrimci direnişte kesintisizliği koruyan İstanbul cezaevleri ise bir baş eğmeme sembolüdür. Eğer sonrasına da dikkat edilecek olursa, o kesintisizliği sürdürebilen komünistler ve devrimciler, 12 Eylül sonrasının ilk büyük tasfiyeci dalgasını da en az hasarla yarıp geçebilmişlerdir.

     

    Mamak ise, sahip olduğu bir dizi avantaja rağmen direnmek yerine boyun eğmenin, cuntanın cezaevlerindeki yaptırımlarına düpedüz teslim olmanın utanç verici bir örneği olarak bilinir. Nasıl ki o boyun eğme aslında öncesinde dışarda cuntaya karşı doğru dürüst bir direniş sergilememiş olmanın devamı ise, cezaevinde olsun direnmeyi düşünmemenin devamı da '89 sonrası tasfiyeciliğin başını çekmek biçiminde tezahür etmiştir. Benzer bir devamlılık ilişkisi, İstanbul cezaevlerinde ilk yıllarda direnmekle birlikte, '83 sonrası soluğu tıkanıp TTE (Tek Tip Elbise)  saldırısı karşısında gerileyenlerin '89 sonrası serencamında da görülebilir.

     

    Sonuç olarak '84 Ölüm Orucu direnişi bu bağlantılar içerisinde ele alınıp değerlendirildiği zaman tarihsel bakımdan hakettiği yere oturtulabilir. Bu diyalektik bütünlük ilişkisinden kopartılmış bir biçimde, o direnişin sadece şu ya da bu yönüne, şu ya da bu sonucuna, şu ya da bu gelişmeye dayalı her türlü övgü ya da yergi, sadece konuyu bu sığlıkta ele alanların bu tarihsel eylemin daha ne olduğunu kavramaktan bile uzak olduklarını gösterir.

     

    Alınteri: Ölüm Orucuna başvurma zorunluluğu neden duyuldu?

     

    H. Selim Açan: Buna da kısaca, faşizmin önünde diz çökmemek, devrimci siyasi kimliğimizi ve onurumuzu cuntanın postallarına ezdirmemek şeklinde bir yanıt verebilirim.

     

    Bizleri o noktaya, cuntanın o dönem bütün cezaevlerinde siyasi tutsaklara giydirmeye çalıştığı TTE saldırısının İstanbul cezaevlerinde yeniden gündemleştirmesi getirdi. TTE'nin kendisi zaten bir boyun eğme sembolüydü. Fakat o sadece kendisiyle de sınırlı değildi. Arkasından çok daha ağır ve alçaltıcı dayatmaların geleceği kesin olan bir başlangıç adımıydı. TTE'yi giydiğiniz zaman, bir komünist ya da devrimci olarak o güne kadar uğrunda dövüştüğünüz devrimci idealleriniz ve kimliğinizle taban tabana zıt bir dizi ideolojik ve askeri yaptırım sökün edecekti. Neydi bunlar? Sabah akşam İstiklal Marşı söylemek, yemek duası yapmak, askerlere bile “komutanım” diye hitap etme mecburiyeti, sayımlarda askeri düzende tekmil vermek, çırılçıplak soyarak aramayı kabullenmek, günün her saati her türlü aşağılamayı sineye çekmek...  bu böyle sürüp gidiyordu. Bu anlamda TTE'ye karşı direniş, sadece bir elbise sorunu değildi.

     

    Nitekim bizler o paçavrayı giymemek için ölüme yatmış direnirken giymeye karar veren siyasetler hemen yeni dayatmalarla karşılaştılar. Yakalarına kendilerini adi suçtan gelmiş gibi gösterecek kimlik kartlarını takmaları istendi. Mahkeme ve hastaneye gidiş gelişlerde pantolon düğmelerini çözerek aramayı kabullenmeleri dayatıldı. Düşünün ki bunlar, bir taraftan ölümüne bir direnişin sürdüğü koşullarda gündemleştirilen dayatmalardı. Zaten işin nerelere varabileceğini bu vesileyle bir kez daha gören kimi siyasetler TTE giyme kararlarını askıya alma zorunluluğunu duydular.

     

     

    Alınteri: Burada araya girip şunu sormak istiyorum: Hal böyleyken, neden diğer siyasetler bu direnişe katılmadılar? Bütün yük neden sadece Türkiye  İhtilalci Komünistler Birliği (TİKB)'yle Dev-Sol'un sırtına kaldı?

     

    H. Selim Açan: Güzel bir soru... Aslında bunu doğrudan muhataplarına sormak lazım. Ancak o zaman da defalarca dile getirdiğimiz gibi, bunun gerisinde TTE saldırısının anlamını ve arkasından neler gelebileceğini gör(e)memek yatmıyordu. O günler cezaevlerinde yaşayan en hızlı TTE'ci bile işin bu yanının pekala farkındaydı. Ancak bunların direnme mecali kalmamıştı. Asıl mesele de bundan kaynaklandı zaten.

     

    Düşünün ki, TTE saldırısı gündeme ilk geldiğinde çok isabetli bir teşhisle onu “mavi kefen” olarak tanımlayanların bile '84'e gelindiğinde, daha doğrusu, '83 Ağustos açlık grevinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından TTE giymeyi savunur hale gelmelerinin nedeni bu yorgunluktu. '84'e gelindiğinde, TTE giymeyi düşünen siyasetlerin çoğu daha önceki yıllarda İstanbul cezaevlerinde direniş mevzisinde yer alan güçlerdi. Öyle ki, bunlardan bazıları, Davutpaşa'da ya da Metris'in açılışı sırasında direnişin başını çekmek gibi onurlu bir duruşun sahibiydiler. Ama süreç içinde yorulmuşlardı.

     

    Bu yorgunluğun bir nedeni faşist saldırıların sürekliliğinin yarattığı yıpranma ise, diğer bir nedeni de dışarda artık yaprağın dahi kıpırdamaz hale gelmiş olmasıydı. Gerçi tescilli revizyonist ve reformist güçlerin dışında da küçük burjuva devrimci örgütlerin çoğu, 12 Eylül faşizmi karşısında dişe dokunur doğru dürüst bir direniş sergileyemediler. Hele bazıları, iddialarıyla ters orantılı bir pejmürdelik sergilediler. Buna rağmen cuntanın ilk yıllarında kitle mücadelesinin yeniden canlanıp kabaracağı beklentisi ve umudu güçlüydü. Küçük burjuva devrimciliği, bu beklentisinin gerçekleşmediğini görünce doğası gereği bu kez  'büyük heyecanlardan büyük umutsuzluklara' savruldu.

     

    Bu sorunuzla ilgili olarak önemli gördüğüm bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: İstanbul cezaevlerinin geleceği açısından o tayin edici noktaya gelindiğinde “giysek ne çıkar” gevşekliğiyle TTE'yi giymenin, yani cunta karşısında bu kez cezaevinde de beyaz bayrak çekmenin başını 12 Eylül sonrası tasfiyeciliğinin en önde gidenleri çekti (Dev-Yol, TDKP ve Kurtuluş).

     

    Alınteri: Sizin son yanıtınızdan hareket edecek olursak, o zaman Dev-Sol'un Ölüm Orucu konusundaki direnişçi tutumunu neyle açıklıyor, nereye oturtuyorsunuz?

     

    H. Selim Açan: Sorunuzun nedenini anlıyorum. Evet, Dev-Sol da bize göre küçük burjuva maceracı bir örgüttü. Ancak, özellikle İstanbul cezaevlerinde -12 Eylül'ü izleyen ilk aylarda değilse de sonrasında- istikrarlı bir direniş çizgisi izlediği gerçeğini kimse inkar edemez. Bu örneğin de gösterdiği gibi, küçük burjuva devrimciliği, dengelerin bütünüyle aleyhimize döndüğü her durum ve koşulda sadece yılgınlık ve teslimiyete dönüşmez. Onun da kendi içinde sağ ve sol yorumları vardır. Hatta bundan da önce, o devrimciliğin özümsenme derecesinde farklılıklar vardır. Yine İstanbul cezaevlerinden örnek verecek olursak, işçi sınıfı ve emekçi halk hareketinin 12 Eylül öncesi o görkemli kabarışının rüzgarına kapılarak “devrimcileşen”, hatta herkesten daha keskin “solcu” söylem ve pratiklerin sahibi olan irili ufaklı çevrelerin çoğu, 12 Eylül'ün arkasından en hızlı ve en rezil biçimlerde havlu atanlar olmuştur. Bunlardan örneğin “Eylem Birliği” adıyla tanınan çevre,  Ölüm Orucu'na giden süreçte, Ağustos AG'sini kırmakta tereddüt etmeyen uğursuz bir rolün sahibidir. İdareyle kimi görüşmelerin yapıldığı kendilerine söylendiği halde dişlerini 4-5 saat daha sıkmayı becerememişlerdir. Demem o ki, küçük burjuva devrimciliği vardır, küçük burjuva devrimciliği vardır...

     

     

    Alınteri: Dev-Sol'la ittifak süreci nasıl gelişti?

     

    H. Selim Açan: Sürecin ilginç bir boyutunu da bu ilişki oluşturur zaten. Bu arada bir parantez açayım; aramızdaki bu devrimci ittifak ilişkisi üzerine içimizden çıkan kimi döneklerin de sonrasında sarıldıkları birçok spekülasyon üretilmiştir. Çünkü İstanbul cezaevlerinde bizim Dev-Sol'la ilişkilerimiz uzun süre kopuk kalmıştır. Dahası, Dev-Sol bizi 12 Eylül cezaevlerinde tecrit etmek için özel bir çaba içine girmiştir.

     

    Ben henüz dışardayken, cunta döneminde 1985 Martı'na kadar düzenli olarak yayınladığımız Orak-Çekiç'te “Tasfiyeciliğin Takvimi” başlığını taşıyan bir yazımız yayınlandı (Orak Çekiç, 14 Haziran 1982 tarihli 36. sayı). O yıllarda Orak-Çekiç'in her sayısını tıpkı basım olarak bütün cezaevlerine sokuyorduk. O sayı, o zamanlar Sultanahmet Cezaevi'nde yatan, aralarında Fatih'in de bulunduğu yoldaşlarımız tarafından dağıtıma sokulunca, Dev-Sol önderliğinin bize çok şaşırtıcı gelen bir tepkisiyle karşılaştık. Orak-Çekiç'teki yazı, genel olarak sol'un, ama özellikle de TKP revizyonizmiyle, 12 Eylül öncesinin kitlesel bakımdan “en büyük” örgütlerinin cunta karşısında sergiledikleri sefaleti hedef alıyordu. Cuntaya karşı bir bildiri dahi çıkartamaz duruma düşen bu “büyükler”in sergiledikleri teslimiyetçiliğin kökünün aslında 12 Eylül öncesinde başlamış olan tasfiyecilikte yattığı tezi işleniyordu. Cunta karşısında anlamlı bir direniş sergileyemeyen diğer sol güçlerin tutumu da bunların dışında, ikinci bir kategoride değerlendiriliyordu.

     

    Sultanahmet'teki Dev-Sol önderliği, anlaşılmaz bir tutumla bu eleştirileri üzerine alınmakla kalmadı, “TİKB'nin Kurtuluş ve Devrimci-Yol'u karşıdevrimci olarak nitelendirdiği” gerekçesiyle onun cezaevi konseylerinden çıkarılarak tecrit edilmesi için bir kampanya başlattılar. Bu arada TİKB'yle her türlü ikili ilişkiyi de kestiler.

     

    Dev-Sol'la aramızdaki bu soğukluk, TTE’ye karşı  tutum, bu bağlamda ölüm orucu tartışmalarına kadar sürdü. Ağustos ag'sinin yenilgiyle sonuçlanmasının ardından TTE saldırısına karşı nasıl bir hat izlenmesi gerektiğine ilişkin tartışmaların belli bir noktasında yakınlaşma doğdu. Gerçi eylemin talepleri ve programı konusunda tam bir mutabakat olmamakla birlikte, gelinen noktada bu saldırının ölümü göze alan uzun süreli militan bir direniş dışında önlenemeyeceği noktasında görüş birliği oluştu. Diğer siyasetlerin yan duruşları ve ipe un sermeleri netleştikçe bu özsel çakışma karşılıklı temas ve yazışmalara dönüştü. Sonrasında da bildiğiniz ölüm orucu ittifakı şekillendi.

     

    Alınteri: Peki bu ittifak ilişkisi kurulduktan sonra nasıl yürüdü?

     

    H. Selim Açan: Tabii ki bazı sorun ve sürtüşmeler sonrasında da yaşandı. Zaten dediğim gibi, özde devrimci bir mutabakat olmakla birlikte gerek taleplerin formülasyonu gerek eylemin yürütülüş perspektifi konusunda baştan itibaren kimi farklılıklar vardı. İlerleyen süreçte bunlara başkaları eklendi.

     

    Ancak bunların çoğu hem her iki örgütün dünya görüşleri ve politika yapma tarzları arasındaki büyük farklılıklardan dolayı hem de ölüm orucu gibi daha önce denenmemiş uzun süreli bir direniş sürecinin doğasından dolayı 'olağan' sayılabilecek farklılıklardı. Fakat Dev-Sol'un özellikle eylemi bitiriş tarzı bunun dışında tutulması gereken çok temel bir ayrılık noktası oldu. Arkadaşların eylemi bitiriş tarzı ne başta üzerinde birleşilen programa ne devrimci ittifak ilişkilerinin gerektirdiği saygı ve hukuka ne de yoldaşlarımızın kanlarının birbirine karıştığı böylesine bir direnişin ruhuna uygundu.

     

    Yalnız şunun da altını kalınca çizeyim: Eylem sürecinde olduğu gibi eylem sonrasında da direnişi tek başlarına yaratmış oldukları görünümünü vermek çabasına giren Dev-Sol'la yaşadığımız bütün bu farklılık ve hayal kırıklıklarına karşın aramızda aynı zamanda uzun yıllar süren güçlü devrimci bağlar da oluştu. Kuşkusuz arkadaşların da bizden yana rahatsız oldukları, eleştirdikleri konular vardı. Yeri gelince bunlara da değineceğim. Belki de en doğrusu, o döneme ait bir belgenin ortaya konulması olacak.

     

    Size TİKB arşivinden bir belge vereceğim. Ölüm Orucu sonrası, 1988 yılında yayınlamak zorunda bırakıldığımız bir açık mektup bu. Bu mektup, o dönem Emeğin Bayrağı dergisinin Mayıs 1988 tarihli 3. sayısında da yayınlandı. Bursa Özel Tip Cezaevi'nde o dönem birlikte kaldığımız Kenan Güngör'le kaleme aldık bu açıklamayı.  Dev-Sol'cu arkadaşların sadece Ölüm Orucu direnişini de değil, İstanbul cezaevlerindeki direnişin bütününü tek başlarına mülk edinme amacıyla Haziran Yayınları'ndan çıkardıkları “Direniş, Ölüm ve Yaşam” adlı kitapta ileri sürülen iddiaların arka planının devrimci kamuoyu ve tarih tarafından bilinmesi amacıyla yaptık.

     

    Hem Ölüm Orucu konusundaki ittifakın nasıl şekillendiğini hem eylem sürecinde ve sonrasında nelerin nasıl yaşandığını bu açıklamada derli toplu bir biçimde görebilirsiniz. Burada şunu da belirteyim, arkadaşlar, bu açıklamamıza hiçbir zeminde herhangi bir cevap vermediler, daha doğrusu veremediler. Çünkü süreçlerin nasıl yaşandığına dair bilgiler tazeydi , o dönemde İstanbul cezaevlerinde yatan bütün devrimciler bunların çoğunun canlı tanığıydılar, ayrıca Dev-Sol'la aramızda yaşanan farklılık ve tartışmaların kimi yazılı belgeleri elimizdeydi. Yani, söylediklerimizi inkar etmeye çalışmak -demagojiye başvurmanın dışında- mümkün değildi; buna yeltenmek de sadece sahibini daha kötü durumlara düşürürdü.

     

    [Sürecek]